Dink Smallwood

  • Arşiv
  • RSS
  • Nasıl yardımcı olabilirim?

la liberté d’écrire

“Hep birlikte inanacakları bir hikâye kalmayınca, hepsi tek tek kendi hikâyesine inanmaya başlayacak, herkesin kendi hikâyesi olacak, herkes kendi hikâyesini anlatmak isteyecek. Kalabalık şehirlerin kirli sokaklarında, bir türlü çekidüzen verilemeyen çamurlu meydanlarında, milyonlarca sefil, başlarının çevresinde bir mutsuzluk halesi taşır gibi taşıdıkları kendi hikâyeleriyle uykudagezerler gibi hüzünle gezinecekler.”

- Hepimiz Onu Bekliyoruz, Kara Kitap, Orhan Pamuk


Yazmak istemediğimde masanın başına oturmak, kağıtları önüme koymak gibi bir alışkanlık edindim zamanla. Sarı saman, beyaz fark etmeksizin boş bir sayfaya bakarak sıkılmanın yazma isteğini körükleyeceğini umarak yaptım bunu. Kıçım sandalyede oturmaya, elim kalemi kavramaya alışsın ve zorunlu eğitimin zararı yetersizmiş gibi dirseklerim masa sertliği vasıtasıyla daha da çürüsünler diye. Geceden sabaha, sabahtan akşama böyle kalabilirsem yazabilirim diye biraz da. Yazmaya yönlendirdim kendimi, yazabilmek için eğittim. Yazarsam, konuştuğumda aklımdakilerin karşılığı olmayan, olmayı beceremeyen sözcüklerin bir anlam kazanabileceğine dair bir boşinan bulup, inandım. Yazarak, bir “şey” yapabildiğime inandım, yazarak yaşanabileceğine, yazarak iletişim kurulabileceğine, yazarak kendimi anlatabileceğime, yazarak başkalarını anlatabileceğime, yazarak okunabileceğime, yazarak okuyabileceğime, yazarak hiç olmazsa yazmış olabileceğime inandım. Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım.” sözüne imrendim. Okuyunca, okudukça, okuyabildikçe yani yazmaya inandım. Önce babamın, sonra benim kitaplığıma inandım. Sokakta, kahvede, parkta, evde salonda, otobüsteyken kimi gazetesini çarşaf gibi açmış, kimi kitabının bir tarafını katlayıp dizine koymuş, kimi de henüz çocuk ve okumayı sökmenin heyecanı ile annesinin elinden tutup başını caddenin tabelalarına kaldırmış okuyan insanların ifadelerine inandım. Kara Kitap’taki “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.” sözüne inandım. Yazıyla yazılmış yazıyı anlatan yazılara inandım. Hayatım yazı olana kadar, yazı benim için anlamsızlaşana kadar yaklaştım yazıya, ister doğru tarafından olsun ister yanlış. 

Sesin yetmediği yere götürebilsin, o anlamları anlatabileyim diye sarıldım yazmaya. Günler ve gecelerce, sayfalarca yazdım. Uzun ve kısa cümleler kurdum, kelimeleri birbirine ekledim ve çıkardım. Sildim, yeniden yazdım. Masa olmadığında yere uzanarak, dizlerimin üzerinde, çeşit çeşit kalemle çeşit çeşit kağıtlara ve yetmediğinde duvara, tahtaya, ellerime yazdım. Böyle tutkuyla bağlandığım başka şey olmadığından, olmasını istemediğimden yazdım. Yazabildiğimden yazdım. Anlatmak için çırpınarak ve kimi zaman hiçbir anlamı olmamasına sığınarak yazdım. Geçip gitmesin, bir an gelip hayatımda başka bir şey bu kadar önemli olmasın diye yazdım. Yazmak istemiyorum dediğimde, masanın başına oturarak…

Tüm bu tutkuyla alay edercesine, yazdıklarımda anlatmak istediklerimden biri bile olmadı aslında, yazı sevgim, yazma isteğim, yazma tutkum, okunma arzum. Yazdığım hiçbir şeye sirayet edemedi. Evet, bu yoldan gidersem varırım dediğim yerin çok uzağında buldum her defasında kendimi. Daha metruk, daha gidilmemiş, daha sefil yerlerde. Gideceğim yerle alakası, bağlantısı olmayan kasabalardı sanki. Yıllardır bakım görmemiş çıplak tuğlalı iki katlı evlerin dizildiği biricik caddeleri olan… Kimsenin kimseyle konuşmadığı, konuşanı dinlemeyip suratına garipseyen bakışlarla baktığı yerlerdi. Yabancıları kuşkulu gözlerle süzerlerdi insanlar, tıpkı romanlardaki gibi. 

Dışarıdaki hayata bakabilmeyi akıl edecek yaşa geldiğimdeyse artık ister istemez büyük kentlerden geçip giderek sonunda varabileceğim tek yerin o küçük kasabalar olduğunu, görebildiğim bütün gerçekliği olsa olsa yazıyla eşleştirebiliyorsam anlamlandırabileceğimi, insanların yazmak bir yana okumadığını, yazmanın değil bir iletişim aracı bir boşuğraş olduğunu düşündüklerini öğrendim. Kitaplar evdeki raf ve dolaplarda güzel durmak için vardılar, o da bir kitaplık varsa. Kitaplar derste anlatılan dinlenmiyorsa lazımdılar. Kitaplar en olmadı para harcayacak yer kalmadığında para vermek ve bir kenara atılmak için vardı. Ama bunları dert edecek kadar zamanım pek yoktu; dekor için alınan kitaplar ödünç alınıp geri verilmezse sorun çıkartan olmuyordu, sevmediğim okullarda sınavlar bir gün önce gerekli kitap okunarak (önceden okunmuşsa şöyle bir göz atılarak) geçilebiliyordu ve sık sık kitap satın almak insanlar arasında manasız bir sessizlik ve saygıyla karşılanıyordu. Bunlar bir yazı hastası olduğumu gözlerden uzak tutmaya yetip, artıyordu. Ben uzun uzun yazmayı sürdürüyordum, sürekli bir yazıya alışma haliyle.

Yazı anlatmanın en kötü yolu, en az tercih edilmesi gerek yöntemiydi galiba. Bunca seneden sonra, geceleri masanın başında boş sayfanın karşısında aklıma gelen bundan başkası olmadı işte. Gene de tutkuyla bağlı kaldım ona, kendisine olanla tutkumla gizlemeyi başardım yazıya her şeyden çok tutkun olduğumu. Zihinden sökülüp atılamayan, konuşarak ifade edilemeyen o kimsenin bilmediği bölgeyi her yazıldığında yeniden hatırlatıp, bir anlığına ve bir kişiye de özgü kılsa bağlanabildiğim, sevebildiğim tek şey oldu. Durmadan üreyip çoğalan insan kalabalığının boğuculuğundan kaçılabilecek, kendi kendine bile olsa, kendi kendinin kim olduğu hatırlatabilecek tek yer oldu. Eşzamanlı olmamasına dikkat ederek, pek çok soruyu sorup cevaplayabildiğim bir tabula rasa, bir tezgah oldu bana. Galiba zamanla kendimi yazmaya çalışırken, yazı oldum kendim. Bundan da sıkılıp, gocunmadım. 

Muhtemelen Celal Salik’in hafızamın bahçesi dediği yer, benim için halen yeşilliklerle dolu ve çiçekliyse, yazı sayesindedir.

Sigarası ve kahvesiyle bir masada, kağıt kaleme karşı oturan herkese selam.

“Hafızamın bahçesi kurumaya başlamasaydı belki hiç de şikâyetçi olmayacaktım bu durumdan, 
ama elime kalemi her alışımda gözlerimin önünde gene benden birşeyler bekleyen siz 
okurlarımın yüzleri ve çorak bir bahçede hepsi bir bir benden kaçan anılarımın izleri 
canlanıyor.”

- Alaaddin’in Dükkanı, Kara Kitap, Orhan Pamuk

    • #kara kitap
    • #orhan pamuk
    • #celal salik
    • #yazı
    • #yazmak
    • #okumak
    • #kitap
    • #hafıza
    • #tutku
    • #sigara
    • #tütün
    • #kalem
    • #kağıt
    • #masa
  • 6 ay önce
  • 3
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Laissez-faire

İlk erkek torun olarak dünyaya geldiğinde babası dedesinin ismini de koyar çocuğuna, bir tür gelenektir ailede. Kader bir biçimde oğlanı dedesi ile birlikte büyümeye itecektir, galiba senaryoda bunu gerektirmektedir. Masada, dedenin karşısındaki sandalyenin üzerine dikilmiş ve iki eliyle gazoz dolu su bardağını kavramış oğlan rakı kadehine alttan sert bir darbe vurarak “şerefe” der, iki adaş gülerler ve içkilerini dikerler. Bir sonraki sahnede teybin içinden nasıl ses çıktığını merak eden toruna, dede teybi parçalara ayırmakta yardım etmektedir. Artık oğlan büyüyüp serpildikten ve beraber iş yapmaya başladıklarından sonra ise çocuğun canını sıkan birinin kafasına elma kafasını vuracaktır dede. Tüm bu ve benzeri olaylar cereyan ederken oğlan konuşmasına yerel sözcükleri, esnaf söylemini ve dinden başlayarak her türlü şeye küfür edebilmeyi; birikimineyse ayakkabıcılığın ve pazarlamanın inceliklerini, kadınlara nasıl davranılması gerektiğini, rakı ve balık muhabbetini, yalnız mücadelenin yöntemlerini ekleyerek büyümeyi sürdürecektir. 

Zaman dedeyi yaşlandırır, doğal olarak. Önce evden pek çıkmayan, bahçesinde ve çardağında oyalanan bir adam haline getirir. Sonra hayatında ilk defa doktora görünmesini gerektirecek olan hastalıkla birlikte vücudunun sol tarafının kontrolünü bütünüyle elinden alır. Çocuk artık büyümüştür, adam olduğu anlamına gelmese de bu ayrıntı. Dede son anına kadar torununu düşünür sadece, ölmeden birkaç saat önce gelinini ve oğlunu “çocukla ilgilenin, verdiğim parayı gönderdiniz mi ulan?” diye fırçalamıştır. 

Ölüm haberini aldığında, torun yahut çocuk, artık ne diyecekseniz adaşının, arkadaşının, öğretmeninin kaybolduğunu düşünür. Sigarasını yakar, derin bir nefes çeker ve dumanı koklamaya çalışır. Dedenin sigara dumanı kokusunu hep ayırt etmiş, sevmiştir çünkü. Yaşamının arkaplanından kendisine akan özgüveni sağlayan en önemli kaynaklardan birinin bu adam olduğunu ve dedenin hayatında belki de hiç ilgilenmediği, duymuş olsaydı bile anımsamayacağı Laissez-fair lafını torununa özgürlük alanı açmak için nasıl seslendirdiğini fark eder: “allahın çocuğu karışamaz…”

Tuhaf ve zor bir ilkyazı ile başlayacağını tahmin etmiştim bu defterin, ilkyazı yani eskiden “birinci şeyler” olarak adlandırdıklarım zaten hep kayıplar nedeniyle ve gün ağarırken içilen kahveye eşlik eden sigaralarla kaleme alınmıştır. 

Başım sağolsun. (Addio - Ad libitum)

    • #ad libitum
    • #addio
    • #ölüm
    • #sigara
    • #dede
    • #rakı
    • #gün
    • #küfür
    • #laissez-faire
    • #ilkyazı
  • 7 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Q:WHAT IS YOUR FAVORITE INANIMATE OBJECT?

tumblrbot

TEAPOT.

  • 9 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Hakkında

Boş zamanlarımda boş duruyorum.

Twitter

loading tweets…

  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Nasıl yardımcı olabilirim?
  • Mobil
Effector Theme by Pixel Union